Genel Bakış
Jön Türkler, II. Abdülhamid'in (bkz. II. Abdülhamid) 1878'de askıya aldığı anayasal düzenin yeniden kurulması için örgütlenen Osmanlı muhalefet hareketinin genel adıdır. Hareketin en önemli örgütü İttihat ve Terakkî Cemiyeti'dir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre cemiyet 1889–1918 arasında birbirinden çok farklı örgütler hâlinde faaliyet gösterdi; bunlar örgütsel yapı, üyelerin niteliği ve ideoloji bakımından büyük farklılıklar taşıyordu. 23 Temmuz 1908'de Makedonya'daki askerî ve sivil örgütlenmesiyle II. Abdülhamid'e Kānûn-ı Esâsî'yi yeniden yürürlüğe koydurdu ve II. Meşrutiyet dönemi başladı (bkz. Kanun-ı Esasi ve I. Meşrutiyet). TDV'ye göre cemiyet sonraki yıllarda kısa bir süre dışında bir paralel hükümet gibi çalıştı ve 1913'ten sonra tek parti iktidarı kurdu. Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi'nin ilgili maddelerini ve Türk Tarih Kurumu'nun Belleten dergisinde yayımlanmış hakemli bir makaleyi esas alır.
“Jön Türk” Adı Nereden Geliyor?
TDV'nin M. Şükrü Hanioğlu imzalı Jön Türkler maddesine göre “Genç Türkler” ifadesini ilk kez 1828'de Charles MacFarlane dönemin genç Osmanlı nesli için kullandı. 1855'te Jean-Henri Ubicini, II. Mahmud döneminin reformcu devlet adamlarını ve Abdülmecid döneminin Batılılaşmacı Tanzimat ricalini anlatmak için “Jeune Turquie” ifadelerini kullandı. Kavramı 1857'de ilk kez bir kavram olarak kullanan Hippolyte Castille oldu. TDV'ye göre bu kullanımlar büyük ihtimalle Giuseppe Mazzini'nin “Genç İtalya” hareketine göndermeydi. Terim daha sonra Mustafa Fâzıl Paşa'nın desteğiyle Avrupa'da örgütlenen Yeni Osmanlılar için kullanıldı. Mustafa Fâzıl Paşa, Nord gazetesinin 7 Şubat 1867 tarihli sayısında Sultan Abdülaziz'e yazdığı mektupta “grand parti de la jeune Turquie” ifadesine yer verdi. TDV'ye göre Avrupa basını bu adı “Genç Almanya”, “Genç Polonya” gibi hareketlere benzeterek kullandı. II. Abdülhamid dönemindeki muhalefet de bu mirasla aynı adı taşıdı.
Kaynaklar: [2]
İttihâd-ı Osmânî'den İttihat ve Terakkî'ye
TDV'ye göre cemiyetin temelleri 2 Haziran 1889'da dört Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne öğrencisi tarafından atıldı: İbrâhim Temo'nun öncülüğünde Abdullah Cevdet, İshak Sükûtî ve Mehmed Reşid, İttihâd-ı Osmânî adında bir cemiyet kurmakta anlaştı. Öğrenciler Carbonari Cemiyeti ve Rus nihilistlerinin örgütlenme modelini örnek alarak hücreler hâlinde teşkilatlandı. Kuruluş tarihi ve kurucu sayısı popüler anlatılarda farklı verilir; bu madde TDV'nin verdiği tarihi ve dört kurucuyu esas alır. TDV'ye göre 1895'te cemiyet, 1889'dan beri Paris'te bulunan pozitivist Ahmed Rızâ ile temasa geçti. Ahmed Rızâ, cemiyetin adının Auguste Comte'un “ordre et progrès” (düzen ve ilerleme) sözünün karşılığı olan “Nizam ve Terakkî”ye çevrilmesini istedi. Üyeler “ittihat” kelimesinin korunmasında ısrar edince örgütün adı Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti oldu. Cemiyet 1 Aralık 1895'te Paris'te Meşveret dergisini yayın organı olarak çıkarmaya başladı. 1896 başında Paris şubesi resmen örgütün merkez şubesi hâline geldi.
Kaynaklar: [1]
Sürgün Yılları: Bölünmeler ve Pazarlıklar
TDV'ye göre cemiyet 1896'da İstanbul, Paris, Cenevre ve Kahire merkezlerine ek olarak imparatorluğun pek çok şehrinde ve Balkanlarda şubeler kurmuştu. Bu geniş örgütlenme ilk büyük gruplaşmaları da getirdi. İhtilal karşıtı Ahmed Rızâ ile darbe yanlısı üyeler arasındaki anlaşmazlık sonucu Mizancı Murad Bey cemiyetin yönetimini ele aldı. İstanbul'daki darbe hazırlığı 1896 sonunda bir ihbar üzerine ortaya çıkarıldı ve önde gelen isimler sürgüne gönderildi. TDV'ye göre 1897'de Murad Bey İstanbul'a dönmeyi kabul etti ve cemiyet sarayla bir “mütareke” yaptı. Ardından yetmiş yedi kişinin Trablusgarp'a sürülmesiyle af beklentileri boşa çıktı. 1898'de Cenevre merkezinin üç lideri İshak Sükûtî, Abdullah Cevdet ve Tunalı Hilmi'ye muhalif yayın yapmamaları şartıyla gizlice aylık bağlandı. 4–9 Şubat 1902'deki Paris kongresinde hareket, rejim değişikliği için yabancı müdahalesi istenip istenmemesi konusunda ikiye bölündü. Prens Sabahaddin ve İsmâil Kemal müdahaleyi savunurken Ahmed Rızâ ve taraftarları buna şiddetle karşı çıktı.
Kaynaklar: [1]
Selânik ve Osmanlı Hürriyet Cemiyeti
TDV'ye göre Makedonya'daki muhalifler 7 Eylül 1906'da Talât Bey, Bursalı Mehmed Tâhir, Mustafa Rahmi, Midhat Şükrü ve İsmâil Canbolat gibi isimlerin önderliğinde Hilâl Cemiyeti'ni kurdu. Cemiyetin adı 18 Eylül 1906'da Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ne çevrildi. Paris'te Ahmed Rızâ ve Bahâeddin Şâkir çevresinde yeniden örgütlenen Osmanlı Terakkî ve İttihat Cemiyeti ile Selânik'teki bu cemiyet, 27 Eylül 1907'de Dr. Nâzım'ın imzaladığı belgeyle birleşti. TDV'ye göre Paris “hâricî merkez-i umûmî”, yeri gizli tutulan Selânik örgütü ise “dâhilî merkez-i umûmî” oldu. Bu birleşme cemiyetin ihtilalci yönünü güçlendirdi ve özellikle subaylar arasındaki örgütlenmeyi hızlandırdı. TDV'ye göre sonraki belgeler dâhilî merkezin üyelerinin Talât Bey, Hâfız Hakkı Bey, İsmâil Canbolat, Enver Bey ve Manyasîzâde Refik Bey olduğunu gösterir. Yeni nizamnâme fedai şubeleri kurdu ve cemiyete, varlığı vatanı ya da cemiyeti tehlikeye sokan kişileri cezalandırma yetkisi verdi. Nisan 1908'e gelindiğinde cemiyet Rumeli'de sekiz büyük şehirde ve altmış sekiz küçük merkezde teşkilat kurmuştu.
Kaynaklar: [1]
1908 İhtilâli
TDV'ye göre 1908 yazındaki olayları, İngiltere Kralı VII. Edward ile Rus Çarı II. Nikola'nın 9–12 Haziran'daki Reval görüşmesinin Makedonya'da yarattığı kaygı hızlandırdı. Cemiyet fedaileri 11 Haziran'da bir dizi suikast girişimi başlattı. 26 Haziran'da dâhilî merkez Enver Bey'e Tikveş'e gidip çeteye çıkmasını emretti. Kolağası Niyazi Bey'in kurduğu Resne Millî Taburu 3 Temmuz'da dağa çıkınca isyan geri dönülmez bir noktaya geldi. Saray'ın gönderdiği Şemsi Paşa 7 Temmuz'da Manastır'da cemiyet fedaisi Âtıf (Kamçıl) Bey tarafından öldürüldü. Anadolu'dan gönderilen redif taburları isyancılara karşı yürümeyi reddetti. 22–23 Temmuz'da Manastır şubesi şehri denetim altına aldı ve cemiyet şubeleri saraya çok sayıda telgraf gönderdi. TDV'ye göre 23 Temmuz'da Makedonya'daki şehir ve kasabalarda hürriyet ilan edildi; aynı gün çıkan bir iradeyle Kānûn-ı Esâsî yeniden yürürlüğe kondu.
Kaynaklar: [1]
Tartışma: 1908 Bir Blöf müydü, Bir Halk Hareketi mi?
1908 İhtilâli'nin niteliği tarih yazımında farklı biçimlerde yorumlanmıştır. TDV'ye göre Türk tarihçiliği cemiyetin 1908'deki faaliyetini genellikle bir blöf olarak ele alır ve ihtilalin başarısını II. Abdülhamid'in kuşkucu karakterine bağlar. TDV bu görüşe katılmaz. Cemiyetin belgeleri ve Osmanlı arşiv kayıtları, cemiyetin iyi bir örgütlenme, propaganda ve eylem planını başarıyla uyguladığını gösterir. TDV'ye göre ihtilalin son günü cemiyet yaklaşık 4.000 silahlı eylemciyi harekete geçirmişti. Firzovik'te toplanan en az 20.000 silahlı Arnavut da harekete destek verdi. Yalnız Üçüncü Ordu'nun 70.000 civarındaki asker sayısı, İstanbul ile bölge arasındaki Birinci ve İkinci Ordu'nun toplamından fazlaydı. TDV başka bir yoruma da karşı çıkar: ihtilal sonrasındaki coşkuyu bir halk hareketiyle karıştırarak 1908'i bir halk ayaklanması olarak sunan yeni tarihçilik akımı da TDV'ye göre tarihî gerçekliği yansıtmaktan uzaktır. TDV'nin bu değerlendirmesine göre 1908, halkın değil örgütlü bir cemiyetin ve ordu içindeki kadrolarının gerçekleştirdiği bir rejim değişikliğidir.
Kaynaklar: [1]
İhtilalden Sonra: “Mukaddes Cemiyet”
TDV'ye göre ihtilalden sonra yeniden İttihat ve Terakkî adını kullanan cemiyet, Meclis-i Meb‘ûsan'ın toplandığı Aralık 1908'e kadar (TDV'nin 31 Mart maddesi 17 Aralık, İttihat ve Terakkî maddesi 18 Aralık tarihini kullanır) her siyasi ve toplumsal gelişmeye müdahale etti. Bir anlamda Fransız Devrimi'ndeki “comité de salut public” (Kamu Selameti Komitesi) gibi hareket etti. Hükümet 24 Temmuz 1908'de bütün cemiyetlerin dağıtılmasını emredince cemiyet, irade ile kurulmadığı için irade ile dağılmayacağını duyurdu. TDV'ye göre cemiyet kendini “cem‘iyyet-i mukaddese” olarak ilan etti ve hükümete doğrudan emirler vermekten çekinmedi. 1909 sonunda imparatorlukta 850.000 üyeli 360 şubeye ulaşmıştı. 18 Ekim–7 Kasım 1908'deki ilk yasal kongre gizli yapıldı ve merkez-i umûmî üyelerinin adları gizli tutuldu. TDV'nin 31 Mart maddesine göre İttihat ve Terakkî, sorumluluk üstlenmemek için 22 Temmuz 1908'de kurulan Said Paşa hükümetine girmedi, ama hükümet işlerine sık sık müdahale etti. Muhalefet, 14 Eylül 1908'de kurulan ve Prens Sabahaddin çevresini toplayan Ahrar Fırkası ile muhafazakâr kesimlerde yoğunlaştı.
31 Mart Vak‘ası (1909)
TDV'ye göre olay, Rumî takvimle 31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) tarihinde yaşandığı için bu adla anılır. 1908 sonbaharında Avusturya'nın Bosna-Hersek'i ilhakı, Bulgaristan'ın bağımsızlığını ilanı ve Girit'in Yunanistan'a katılma kararı İttihatçıların itibarını zedelemişti. İttihatçılara karşı olduğu bilinen bazı kişiler faili meçhul cinayetlerle öldürülüyordu. 7 Nisan'da Serbestî gazetesinin başyazarı Hasan Fehmi'nin Galata Köprüsü'nde öldürülmesi gerginliği tırmandırdı. 12–13 Nisan gecesi 4. Avcı Taburu'nun askerleri şeriat talebiyle ayaklanıp subaylarını hapsetti. TDV'ye göre 3–4 bin kişilik isyancılara Derviş Vahdetî ve İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti üyeleri ile bazı medrese talebeleri katıldı. İsyancıların talepleri hükümetin istifası, İttihatçı subayların değiştirilmesi, İttihat ve Terakkî'nin kapatılması ve şeriat hükümlerinin uygulanması gibi maddelerdi. Adliye Nâzırı Nâzım Bey muhtemelen yanlışlıkla öldürüldü. Sayısı 100'e varan ölüler arasında Lazkiye mebusu Emîr Arslan da vardı. TDV'ye göre Cem‘iyyet-i İlmiyye-i İslâmiyye adıyla birleşen ulema isyanı desteklemediğini ilan etti.
Kaynaklar: [3]
Hareket Ordusu ve II. Abdülhamid'in Hal‘i
TDV'ye göre İttihatçı ileri gelenler İstanbul'da saklandı ya da şehirden ayrıldı, ama eyaletlerde ve özellikle Makedonya'da duruma hâkimdi. İkinci ve Üçüncü Ordu askerlerinden oluşan Hareket Ordusu'nun öncü birlikleri 19 Nisan'da trenle Yeşilköy'e geldi. Kumandayı devralacak olan Mahmud Şevket Paşa 22 Nisan'da Yeşilköy'e ulaştı; Meclis-i Meb‘ûsan da aynı gün Yeşilköy'de toplandı. Hareket Ordusu 24 Nisan'da şehrin hâkimiyetini tamamen ele geçirdi. Ciddi bir direniş olmamasına rağmen birkaç yüz kişi öldü. Kurulan örfî idare mahkemesi Derviş Vahdetî dahil pek çok kişiyi idam ettirdi. TDV'ye göre olaylardan padişahı da sorumlu tutan meclis 27 Nisan 1909'da II. Abdülhamid'i tahttan indirdi ve Mehmed Reşad'ı tahta çıkardı. Abdülhamid olaylara karışıp karışmadığının soruşturulmasını istedi, ama bu istek kabul edilmedi. TDV, Said Paşa'nın bu konuda “Temize çıkarsa halimiz nice olur” dediğinin kaydedildiğini aktarır. TDV'ye göre isyanı kimlerin planlayıp başlattığı sorusu hâlâ tam olarak aydınlatılamamıştır.
Hürriyet ve İtilâf Fırkası
TDV'ye göre İttihat ve Terakkî'nin tekelci tutumu kısa sürede kendi içinde bölünmelere ve meclisteki güçlü bir muhalefete yol açtı. 1911'de cemiyet içinde Miralay Sâdık Bey'in önderliğinde “Hizb-i Cedîd” adlı muhalif ve muhafazakâr bir grup ortaya çıktı. TDV'nin Hürriyet ve İtilâf maddesine göre muhalefet grupları birleşerek 21 Kasım 1911'de bu dönemin en büyük siyasi teşekkülünü kurdu. Kuruluş beyannamesini İstanbul Valisi'ne veren heyette Rıza Nur da vardı. İdare meclisinde Miralay Sâdık Bey, Rıza Nur, Lutfi Fikri, Gümülcineli İsmâil ve Rıza Tevfik gibi isimler yer aldı. TDV'ye göre Meclis-i Meb‘ûsan'daki 105 muhalif milletvekilinin yetmiş kadarı fırkanın üyesiydi ve Arap mebuslar fırkaya büyük ilgi gösterdi. Fırkayı destekleyen gazeteler Dîvân-ı Harb-i Örfî tarafından sık sık kapatıldı; bu yüzden mebuslar farklı isimlerle gazete imtiyazları alarak kapatılan gazetenin yerine hemen yenisini çıkarıyordu. TDV, fırkanın en büyük zaafının İttihat ve Terakkî'nin her fikirden muhalifini bünyesine almak olduğunu belirtir.
“Sopalı Seçim” ve Halâskâr Zâbitân (1912)
TDV'ye göre hükümet, Hürriyet ve İtilâf'ın engellediği bir anayasa değişikliğinden sonra meclisi padişah iradesiyle 18 Ocak 1912'de feshettirdi. Üç ay sonra yapılan ve “sopalı seçim” olarak anılan seçimlerde Hürriyet ve İtilâf meclisten tasfiye edildi. TDV'nin İttihat ve Terakkî maddesi de cemiyetin 1912 seçimlerinde muhalifleri seçtirmemek için kullandığı yöntemlerin tepki çektiğini yazar. TDV'nin Bâbıâli Baskını maddesine göre Arnavutluk'taki isyanı bastırmak için gönderilen askerler arasındaki muhalif subaylar “Halâskâran” ya da “Halâskâr Zâbitân” adıyla örgütlenip dağa çıktı. Grubun İstanbul'daki üyeleri hükümete bir muhtıra verdi. Meclisin dağıtılmasını ve Kıbrıslı Kâmil Paşa başkanlığında yeni bir hükümet kurulmasını istediler; aksi hâlde yönetime el koyacaklarını bildirdiler. İttihatçılar boyun eğdi: Said Paşa kabinesi 16 Temmuz 1912'de istifa etti ve 22 Temmuz'da Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın “Büyük Kabine”si kuruldu. İttihat ve Terakkî böylece muhalefete düştü.
Balkan Savaşı ve Bâbıâli Baskını (23 Ocak 1913)
TDV'ye göre 8 Ekim 1912'de başlayan Balkan Savaşı siyasi ayrılıklarla bölünmüş Osmanlı ordusunu hazırlıksız yakaladı (bkz. Balkan Savaşları). Ahmed Muhtar Paşa hükümeti istifa etti ve 29 Ekim 1912'de Kıbrıslı Kâmil Paşa kabinesi kuruldu. Büyük devletler 17 Ocak 1913'te Edirne'nin Bulgaristan'a bırakılmasını isteyen bir nota verdi. TDV'ye göre İttihatçılar, hükümetin henüz cevap notasını hazırlamadığını bildikleri hâlde Kâmil Paşa kabinesini Edirne'yi terk etmiş gibi göstererek darbelerine “millî galeyan” görünümü vermek istedi. 23 Ocak 1913'te Enver Bey ve yanındaki sekiz on İttihatçı ata binerek Bâbıâli'ye yürüdü. Baskında sadaret yaveri Nâfiz Bey, Harbiye nâzırının yaveri Tevfik Bey ve bir polis komiseri öldürüldü. Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa, İttihatçılara çıkıştığı sırada Yâkub Cemil tarafından şakağından vurularak öldürüldü. Enver ve Talât beyler sadrazamın odasına girdi ve Kâmil Paşa istifaya zorlandı. Sultan Reşad, İttihatçıların önerdiği Mahmud Şevket Paşa'yı sadrazam atadı. TDV'ye göre yeni hükümet Edirne'yi 30 Mayıs 1913 Londra Antlaşması'yla Bulgaristan'a bırakmak zorunda kaldı.
Tek Parti Yönetimi (1913–1918)
TDV'ye göre Mahmud Şevket Paşa'nın 11 Haziran 1913'te bir suikastla öldürülmesi, İttihat ve Terakkî'nin muhalefeti sindirerek tek parti yönetimi kurmasına yol açtı. Bu yönetim Mondros Mütarekesi'nden sonrasına kadar sürdü. Cemiyet 1914'te seçim yapılmasına rağmen ülkeyi meclisi devre dışı bırakarak geçici kanunlarla (kavânîn-i muvakkate) yönetti. Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girmesi gibi hayati kararları bu dönemde aldı (bkz. I. Dünya Savaşı). TDV'ye göre savaşa giriş, Enver Paşa liderliğindeki kanadın yarattığı bir fiilî durum sonucunda gerçekleşti. Bu, kadro içinde tartışmalara ve nazır istifalarına yol açtı, ama örgütsel bir bölünme doğurmadı. İttihat ve Terakkî Teşkîlât-ı Mahsûsa adlı paramiliter bir örgüt ve paramiliter gençlik dernekleri kurdu. Kara Kemal Bey'in organizatörlüğüyle çok sayıda esnaf kuruluşunu kendine bağladı ve kendisini desteklemeyen basını susturdu. İktisatta ise özellikle Balkan savaşlarından sonra “millî iktisat” siyasetiyle Müslüman ve özellikle Türk bir burjuvazi oluşturmaya çalıştı.
Kaynaklar: [1]
Tartışma: Üç Paşa mı, Merkez-i Umûmî mi?
İttihat ve Terakkî genellikle Talât, Enver ve Cemal paşaların örgütü olarak anlatılır. TDV bu yaklaşıma itiraz eder. TDV'ye göre Türk tarihçiliği neredeyse bütün cemiyeti bu üç liderin örgütü mesabesine indirmiş ve Bahâeddin Şâkir ile Dr. Nâzım gibi örgütleme ve uygulamada önemli rol oynayan liderleri göz ardı etmiştir. Aynı maddeye göre cemiyet, 1908 öncesinde benimsediği merkez-i umûmî hâkimiyeti ilkesini bazı istisnalar dışında korumayı başardı. TDV'ye göre Türk tarihçiliği üç paşa arasındaki anlaşmazlıkları da abartma eğilimindedir. Bu da cemiyet içi ve şahsi çekişmelerin olduğundan büyük gösterilmesine yol açmıştır. TDV, İttihat ve Terakkî üzerine sağlıklı değerlendirmeler yapabilmek için kişiler yerine merkez-i umûmî kararlarının incelenmesi gerektiğini savunur. TDV aynı zamanda cemiyetin ideolojik tutumunu da “tam bir pragmatizm örneği” olarak niteler: İttihatçı liderler Türkçü ve daha sonra Türk milliyetçisi fikirlerden derinden etkilenmişti, ama cemiyet devleti kurtarmak için Osmanlıcılık, Türkçülük ve İttihâd-ı İslâm siyasetlerini aynı anda uyguladı.
Kaynaklar: [1]
Osmanlıcılıktan Türk Milliyetçiliğine
Belleten'de yayımlanan Gürbüz'ün makalesine göre milliyetçilik Osmanlı Türkleri arasında gayrimüslim Osmanlı unsurlarından çok daha geç benimsendi. Balkan Savaşları'na kadar Türk aydınları arasında milliyetçi düşünce çok zayıftı ve açıkça savunulmuyordu. Makaleye göre en ünlü Türk milliyetçisi Ziya Gökalp önemli eserlerini 1911'den sonra verdi. Yusuf Akçura'nın “Üç Tarz-ı Siyaset” makalesi 1904'te Kazan'da yazılmış ve Kahire'de çıkan Türk gazetesinde yayımlanmıştı. Makaleye göre bu yazı ancak 1911'den sonra yeniden basılıp geniş ilgi gördü. Gürbüz'e göre Akçura 1908 İhtilâli'nden sonra İstanbul'a geldi ve 1908'de kurulan Türk Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. TDV'nin İttihat ve Terakkî maddesi de cemiyetin 1907 nizamnamesinin, Osmanlıcılık ideolojisine karşı çıkanlara eylemle karşı konulacağını ilk kez ilan ettiğini yazar. Aynı maddeye göre tek parti döneminde Türk Ocakları fırka ideolojisini yayan bir kurum hâline getirildi.
Mütareke ve Tasfiye
TDV'ye göre Mondros Mütarekesi'nden sonra İttihat ve Terakkî son kongresini 1 Kasım 1918'de topladı. Kongrenin üçüncü gününde Talât, Enver ve Cemal paşalarla Bahâeddin Şâkir ve Dr. Nâzım gibi liderlerin yurt dışına kaçtığı haberi geldi. 5 Kasım 1918'de fırkanın adının tarihe karışmasına karar verildi ve 11 Kasım'da Teceddüt Fırkası kuruldu. Kurulan Dîvân-ı Harb-i Örfî İttihatçı nazır ve mebusları yargıladı; 5 Temmuz 1919'da İttihatçı liderler çeşitli cezalara çarptırıldı. Bazı önde gelen İttihatçılar Malta'ya sürgün edildi. TDV'ye göre Millî Mücadele'yi tümüyle bir İttihatçı hareket olarak görmek mümkün değildir ve İttihatçı liderlerin bu harekete el koyma girişimleri başarısız oldu. Ancak bazı istisnalar dışında Müdâfaa-i Hukuk cemiyetlerini örgütleyen ve Ankara'daki meclisi toplayan kadro eski İttihat ve Terakkî üyelerinden oluşuyordu. TDV'ye göre 1926'daki İzmir suikast girişimi davası ve Ankara İstiklal Mahkemesi yargılamaları, Dr. Nâzım ve Câvid Bey'in de idam edildiği bir siyasi tasfiyeyle sonuçlandı ve bir anlamda İttihatçılığın sonu oldu.
Kaynaklar: [1]
Mirası
TDV'ye göre II. Meşrutiyet döneminde saray, II. Abdülhamid'in hal‘inden sonra siyasette belirleyici bir kurum olmaktan çıktı. Bâbıâli bürokrasisi önce dolaylı, sonra doğrudan İttihat ve Terakkî hâkimiyetine girdi. TDV, cemiyetin kendini bir “vatan kurtarıcı” teşkilat olarak görmesinin ve muhalefeti vatan hainliğiyle bir tutmasının sonuçlarına dikkat çeker. Bu tutum iktidar-muhalefet ilişkilerini sertleştirdi ve iktidar değişikliklerinin seçim dışı yollarla yapılmasına yol açtı. TDV'ye göre sonuçta Türk siyasi hayatını derinden etkileyecek bir tek parti geleneği kuruldu. TDV aynı zamanda aşırı genellemelere karşı uyarır: İttihat ve Terakkî, çok uluslu bir devletin şartları içinde doğmuş ve o çerçevede faaliyet göstermiş bir örgüttü. Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin önde gelen pek çok isminin eski İttihatçı kadrolardan gelmesi de iki dönem arasındaki bağı gösterir (bkz. Türkiye Cumhuriyeti).
Kaynaklar: [1]
Kaynaklar ve ileri okuma
Numaralı kaynaklar, bağlantı verilen bölümlerdeki açıklamaları destekler; diğer bağlantılar ileri okuma içindir.
- TDV İslâm Ansiklopedisi — İttihat ve Terakkî Cemiyeti
Cemiyetin 1889–1926 arasındaki örgütsel dönemleri, 1908 İhtilâli, tek parti yönetimi ve tasfiyesi.
- TDV İslâm Ansiklopedisi — Jön Türkler (M. Şükrü Hanioğlu)
“Jön Türk” kavramının kökeni ve hareketin gelişimi.
- TDV İslâm Ansiklopedisi — Otuzbir Mart Vak‘ası
1909 ayaklanmasının arka planı, isyancıların talepleri, Hareket Ordusu ve II. Abdülhamid'in hal‘i.
- TDV İslâm Ansiklopedisi — Hürriyet ve İtilâf Fırkası
Fırkanın kuruluşu, muhalefetteki yeri, meclisin feshi ve “sopalı seçim”.
- TDV İslâm Ansiklopedisi — Bâbıâli Baskını
Halâskâr Zâbitân muhtırası, Balkan Savaşı ortamı ve 23 Ocak 1913 baskınının ayrıntıları.
- M. Vedat Gürbüz — Genesis of Turkish Nationalism (Belleten 67/249, 2003, Türk Tarih Kurumu)
Hakemli makale: Türk milliyetçiliğinin doğuşu, Akçura ve Gökalp.
Görseller



Sık Sorulan Sorular
İttihat ve Terakkî Cemiyeti'ni ilk kuranlar kimlerdi?
TDV'ye göre cemiyetin temelleri 2 Haziran 1889'da Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne'nin dört öğrencisi tarafından atıldı: İbrâhim Temo'nun öncülüğünde Abdullah Cevdet, İshak Sükûtî ve Mehmed Reşid. Örgütün ilk adı İttihâd-ı Osmânî'ydi; 1895'te Ahmed Rızâ'nın önerisiyle Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti adını aldı.
1912'deki “sopalı seçim” neden bu adla anılır?
TDV'ye göre meclis 18 Ocak 1912'de feshedildikten üç ay sonra yapılan seçimler yoğun baskı altında geçti ve “sopalı seçim” olarak anıldı. Bu seçimlerde Hürriyet ve İtilâf Fırkası meclisten tasfiye edildi. Seçim yöntemlerine gösterilen tepki, muhalif subayların Halâskâr Zâbitân adıyla örgütlenmesine ve Said Paşa hükümetinin Temmuz 1912'de istifasına yol açtı.
Bâbıâli Baskını'nda kimler öldürüldü?
TDV'ye göre 23 Ocak 1913'teki baskında Harbiye Nâzırı Nâzım Paşa, Yâkub Cemil tarafından vurularak öldürüldü. Sadaret yaveri Nâfiz Bey, Harbiye nazırının yaveri Tevfik Bey ve kapıdaki polis komiseri de öldürüldü. Sadrazam Kıbrıslı Kâmil Paşa istifaya zorlandı ve yerine Mahmud Şevket Paşa atandı.
1908 İhtilâli bir halk ayaklanması mıydı?
TDV'ye göre hayır. Ansiklopedi hem 1908'i bir blöf sayan görüşe hem de onu bir halk ayaklanması olarak sunan görüşe karşı çıkar. Cemiyetin belgeleri ve arşiv kayıtları, İttihat ve Terakkî'nin ordudaki kadroları ve silahlı çeteleriyle iyi planlanmış bir eylem yürüttüğünü gösterir.
