Edebi GelenekYakın Çağ

19. Yüzyıl Rus Edebiyatı

Ortaya Çıkış~1820, Rusya
Öncü İsimlerPuşkin, Tolstoy, Dostoyevski
TürRoman, Şiir
Lev Tolstoy, 1897.

Fotoğraf, 1897Lev Tolstoy, 1897.F. W. Taylor, Wikimedia Commons (Public Domain)

İçindekiler

Genel Bakış

19. yüzyıl Rus edebiyatı, kısa bir zaman diliminde dünya edebiyat tarihinin en etkili romancı ve şairlerini üreterek "Altın Çağ" olarak anılan eşsiz bir yaratıcılık patlaması yaşadı; insan psikolojisinin, ahlaki ikilemlerin ve Rus toplumunun derinlemesine, acımasızca dürüst bir incelemesiyle tanındı. Bu edebi patlama, katı bir sansür rejimi altında, çarlık otokrasisinin toplumsal ve siyasi tartışmayı büyük ölçüde bastırdığı bir dönemde gerçekleşti; roman ve şiir, doğrudan siyasi eleştirinin mümkün olmadığı bir ortamda toplumsal ve felsefi meseleleri tartışmanın neredeyse tek meşru mecrası haline geldi. Dönemin yazarları arasında karşılıklı okuma, eleştiri ve etkileşim yoğundu; Puşkin'in açtığı yolu izleyen Gogol, Turgenyev, Tolstoy, Dostoyevski ve Çehov, birbirlerinin eserlerini yakından takip edip zaman zaman sert eleştiriler yönelterek ortak bir edebi geleneği adım adım inşa etti; bu altı isim, bugün Rus edebiyatının "Altın Çağ"ını tanımlayan çekirdek kadroyu oluşturur.

Kaynaklar:

Puşkin: Kurucu Şair ve Trajik Ölümü

Aleksandr Puşkin, modern Rus edebi dilinin kurucusu kabul edilir; "Yevgeni Onegin" adlı manzum romanı, sonraki tüm Rus romancılarının üzerine inşa edeceği edebi temeli attı. Puşkin'in hayatı, kendi eserlerindeki trajik ihtiraslardan farksız bir sonla noktalandı: eşi Natalya'ya kur yapan Fransız subay Georges d'Anthès ile aralarındaki gerginlik, 27 Ocak 1837'de bir düelloyla sonuçlandı; Puşkin ağır yaralanıp iki gün sonra, henüz otuz yedi yaşındayken hayatını kaybetti. Bu erken ölüm, Rus edebiyat tarihinde hem büyük bir kayıp hem de kurucu bir efsane olarak anılır -Puşkin'siz bir Rus edebiyatının nasıl şekilleneceği hiçbir zaman bilinemeyecekti. Puşkin, yaşamı boyunca yirmiden fazla düelloya davet edilmiş ya da davet etmiş olmasına rağmen bunların çoğunu barışçıl biçimde atlatmıştı; son düellosunun kaderi belirleyici olması, dönemin Rus aristokrat çevrelerinde onur meselelerinin ne denli ölümcül bir ciddiyetle ele alındığını da gözler önüne serer.

Kaynaklar: [1] [7]

Gogol: Gerçekçiliğin Kaynağı ve Yorumlar Çatışması

Nikolay Gogol'ün 1842'de yayımlanan "Ölü Canlar" adlı romanı, Rus edebiyat tarihinin en açık uçlu yorumlanan eserlerinden biri olarak, dönemin iki büyük fikri kampı -Batıcılar ve Slavofiller- arasında keskin bir yorum çatışmasına yol açtı: her iki taraf da eseri kendi görüşünün destekçisi olarak sahiplenmeye çalıştı, kimileri onu Rusya'nın yüceltilmesi kimileri ise acımasız bir eleştirisi olarak okudu. Gogol'ün kısa öyküsü "Palto" ise o kadar etkili bulunmuştu ki, sonraki Rus romancıları için "hepimiz Gogol'ün Palto'sundan çıktık" sözü neredeyse bir klişeye dönüştü; bu söz, gerçekçi Rus roman geleneğinin büyük ölçüde Gogol'ün küçük insanın trajedisini işleyen bu öyküsünden doğduğunu özetler; Dostoyevski dahil sonraki kuşağın hemen her önemli romancısı, kendi eserlerinde bu mirasa bir biçimde borçlu olduğunu açıkça kabul etmiştir.

Kaynaklar: [2] [4]

Tolstoy ve Epik Roman

Lev Tolstoy'un "Savaş ve Barış"ı, Napolyon'un Rusya seferi arka planında yüzlerce karakterin kaderini örerken, "Anna Karenina"sı toplumsal beklentiler ile bireysel arzu arasındaki trajik gerilimi işledi; her iki roman da dünya edebiyatının en büyük romanları arasında sayılır. Tolstoy'un kendisi de romanlarındaki karakterler kadar çelişkili bir yaşam sürdü: aristokrat kökenine ve büyük servetine rağmen giderek radikal bir Hristiyan ahlakçılığa yöneldi, kendi mülkündeki köylülerle aynı sade yaşamı benimsemeye çalıştı ve 1910'da, seksen iki yaşında, ailesiyle yaşadığı anlaşmazlıklar sonucu evini terk edip küçük bir tren istasyonunda zatürreden hayatını kaybetti. Tolstoy'un son yıllarında geliştirdiği radikal Hristiyan ahlakçılığı, onu Rus Ortodoks Kilisesi ile de karşı karşıya getirdi; Rus Ortodoks Kilisesi Kutsal Sinodu 1901'de yayımladığı bir kararla onun "Kilise'den koptuğunu" ilan etti; teknik olarak tam bir aforozdan çok bir "dışlanma" beyanı olan bu karar, halkın büyük sevgisini kazanmış olan Tolstoy'a karşı ciddi bir toplumsal tepkiyle değil, geniş bir alayla karşılandı ve yazarın itibarını hiçbir şekilde azaltmadı.

Kaynaklar: [8]

Dostoyevski ve Psikolojik Derinlik

Fyodor Dostoyevski (bkz. Fyodor Dostoyevski), "Suç ve Ceza" ve "Karamazov Kardeşler" gibi eserlerinde suç, inanç ve özgür irade gibi temaları karakterlerinin iç dünyasına inen benzersiz bir psikolojik derinlikle işledi; eserleri 20. yüzyıl varoluşçu felsefesini de doğrudan etkiledi. Sibirya'da geçirdiği dört yıllık sürgün cezası ve idamdan son anda affedilme deneyimi, onun eserlerindeki ölüm, günah ve kurtuluş temalarını doğrudan besleyen kişisel bir travma kaynağı oldu. Yaşamı boyunca epilepsi ve ağır bir kumar bağımlılığıyla da mücadele eden Dostoyevski, bu kişisel çalkantıları eserlerindeki karmaşık, çelişkili karakterlerin psikolojik derinliğine dönüştürmeyi başaran ender yazarlardan biriydi.

Kaynaklar:

Çehov: Kısa Öykü ve Modern Tiyatronun Ustası

Anton Çehov, hem kısa öykücülükte hem de tiyatroda -"Vişne Bahçesi", "Martı" ve "Vanya Dayı" gibi oyunlarla- geleneksel dramatik yapıyı kırarak gündelik hayatın küçük, sessiz trajedilerini sahneye taşıdı; olay örgüsünden çok atmosfer ve karakterlerin iç dünyasına odaklanan bu yaklaşım, 20. yüzyıl modern tiyatrosunun temellerinden birini oluşturdu. Aynı zamanda eğitimli bir doktor olan Çehov, yaşamının son yıllarını -kendisi de tıpkı pek çok karakteri gibi- verem hastalığıyla mücadele ederek geçirdi ve 1904'te, henüz kırk dört yaşındayken hayatını kaybetti. Çehov'un öykü ve oyunlarında olayların dramatik bir doruğa değil, çoğunlukla belirsiz, çözümsüz bir sona bırakılması, döneminin geleneksel dramatik beklentilerine aykırıydı ve ilk sahnelendiğinde bazı eleştirmenlerce anlaşılmakta zorlanmıştı; bugün ise tam da bu belirsizlik ve gerçekçilik, Çehov'un modern tiyatronun öncüsü sayılmasının başlıca nedeni olarak görülür.

Kaynaklar:

Turgenyev: Serflik Karşıtlığı ve "Nihilizm" Kavramı

İvan Turgenyev'in "Bir Avcının Notları" adlı öykü derlemesi, serf köylülerini basit bir mülkiyet nesnesi değil karmaşık, insani bireyler olarak resmederek toprak sahiplerini serflik sisteminin gerçekliğiyle yüzleşmeye zorladı; Çar II. Aleksandr'ın bizzat bu eserlerin kendisini 1861'de serfleri özgürleştiren fermanı imzalamaya yönlendirdiği kabul edilir. Turgenyev'in 1862 tarihli "Babalar ve Oğullar" romanı ise, eski kuşağın romantik idealizmine karşı bilimsel kanıt dışında hiçbir otoriteyi tanımayan genç karakter Bazarov aracılığıyla "nihilizm" kavramını Rus diline ve dünya edebiyatına kazandırdı; bu kavram, sonraki onyıllarda Rus devrimci hareketlerinin kendini tanımlamasında da doğrudan etkili oldu. Turgenyev ayrıca, dönemin diğer büyük yazarlarından farklı olarak yaşamının büyük bölümünü Batı Avrupa'da, özellikle Paris'te geçirdi; bu durum onu Rus edebiyat çevrelerinde bazen "yeterince Rus olmamakla" eleştirilen, ama aynı zamanda Batı Avrupa edebiyat dünyasıyla Rus edebiyatı arasında en etkili köprülerden birini kuran bir isim haline getirdi.

Kaynaklar: [5] [6]

Tartışma: Batıcılar mı, Slavofiller mi?

19. yüzyıl Rus entelektüel hayatının en temel ayrımı, ülkenin geleceğine dair birbirine zıt iki vizyon arasındaki çatışmaydı. Batıcılar, Rusya'nın geri kalmışlıktan kurtulmasının tek yolunun Batı Avrupa'nın bilimsel, siyasi ve toplumsal kurumlarını benimsemekten geçtiğini savunurken, Slavofiller Rusya'nın kendine özgü Ortodoks-köylü cemaat geleneğinin ("obşçina") Batı bireyciliğinden ahlaki olarak üstün olduğunu, Rusya'nın kendi özgün yolunu izlemesi gerektiğini öne sürüyordu. Bu tartışma yalnızca soyut bir felsefi mesele değildi; Gogol'ün "Ölü Canlar"ından Dostoyevski'nin gazetecilik yazılarına kadar dönemin hemen her büyük edebi eseri, bu iki kampın mercek altında okunup kendi tarafına çekilmeye çalışıldığı bir ideolojik savaş alanına dönüştü. Bu ayrım, günümüz Rusya'sının Batı ile ilişkisi üzerine süren tartışmalarda bile hâlâ yankılanan bir tarihsel referans noktası olmaya devam ediyor.

Kaynaklar: [3]

Sansür ve Yazarların Bedeli

Çarlık rejiminin sıkı sansür politikaları, dönemin yazarları için ciddi kişisel riskler doğuruyordu: Dostoyevski, gençliğinde katıldığı bir siyasi tartışma çevresi (Petraşevski Çevresi) nedeniyle tutuklanıp idama mahkûm edildi, son anda affedilerek Sibirya'ya sürgün edildi. Puşkin ve Lermontov gibi şairler de yazdıkları eserler nedeniyle defalarca sürgün cezasına çarptırıldı; bu baskıcı ortam, yazarları doğrudan siyasi eleştiri yerine alegori, sembol ve psikolojik derinlik yoluyla toplumsal meseleleri işlemeye yöneltti -bazı eleştirmenler, Rus edebiyatının bu dönemdeki olağanüstü psikolojik derinliğinin, kısmen de olsa doğrudan siyasi ifadenin önündeki bu engellerin dolaylı bir sonucu olduğunu öne sürer. Sansür kurulları, yayımlanmadan önce hemen her eseri satır satır incelerdi; yazarlar bu denetimi aşabilmek için genellikle çift anlamlı ifadeler, tarihsel ya da yabancı bir bağlama taşınmış eleştiriler ve sembolik anlatı katmanları geliştirmek zorunda kaldı, bu da dönemin edebiyatına kendine özgü bir çok katmanlılık kazandırdı.

Kaynaklar:

Miras

Çehov'un kısa öyküleri ve oyunları modern anlatı tekniğine damgasını vururken, bu dönemin romancıları -özellikle Tolstoy ve Dostoyevski- bugün hâlâ dünya çapında "roman sanatının doruğu" olarak okunmaya ve tartışılmaya devam ediyor. Bu dönemde üretilen eserler, yalnızca edebiyat tarihini değil, 20. yüzyıl felsefesini (varoluşçuluk), psikanalizi (Freud, Dostoyevski'nin karakter çözümlemelerinden doğrudan etkilenmişti) ve sinema anlatı tekniklerini de derinden şekillendirerek Rus kültürünün dünya çapındaki en kalıcı ihracatlarından biri haline geldi. Bu altı yazarın eserleri bugün de dünyanın hemen her dilinde yeniden çevrilip yeniden yayımlanmaya devam ediyor; bu da Altın Çağ'ın evrensel edebi mirasının aradan geçen bir buçuk asra rağmen hâlâ tazeliğini koruduğunu, insan doğasına dair sorduğu soruların zamanla eskimediğini gösteriyor.

Kaynaklar:

Kaynaklar ve ileri okuma

Numaralı kaynaklar, bağlantı verilen bölümlerdeki açıklamaları destekler; diğer bağlantılar ileri okuma içindir.

  1. Presidential Library — Pushkin'in düellosu ve son günleri

    Puşkin'in 1837'deki düellosu ve ölümü.

  2. Rusklassika — "Slavophilism v. Westernism in the dispute about Nikolai Gogol's Dead Souls"

    Ölü Canlar üzerine Batıcı-Slavofil yorum çatışması.

  3. Engelsberg Ideas — "Between Westernisers and Slavophiles"

    Batıcılar-Slavofiller tartışmasının genel çerçevesi.

  4. New World Encyclopedia — "Nikolai Gogol"

    Gogol'ün "Palto" öyküsü ve Rus gerçekçiliğine etkisi.

  5. Literary Hub — "On the Short Stories That Inspired a Russian Czar to Free the Serfs"

    Turgenyev'in serflik karşıtı öykülerinin 1861 reformuna etkisi.

  6. Providence College — "Bazarov's Nihilism in Turgenev's Fathers & Sons"

    "Babalar ve Oğullar" romanı ve nihilizm kavramının kökeni.

  7. Russia Beyond — "Dying for pride: 5 facts about Pushkin's tragic duel"

    Puşkin'in düello geçmişi.

  8. Wikisource — "Decree of Excommunication of Leo Tolstoy"

    1901 Kutsal Sinod kararı ve niteliği.

Sık Sorulan Sorular

"Altın Çağ" tam olarak hangi yılları kapsar?

Kesin bir tarih aralığı üzerinde tam bir uzlaşı olmasa da, çoğu edebiyat tarihçisi Altın Çağ'ı Puşkin'in olgunluk döneminden (1820'ler) Çehov'un ölümüne (1904) kadar uzanan yaklaşık seksen yıllık bir dönem olarak tanımlar. Bazı araştırmacılar dönemi daha dar tutup yalnızca 1830-1880 arasını (Puşkin'den Dostoyevski'nin son eserlerine kadar) "Altın Çağ" sayar, Çehov'u ayrı, kendine özgü bir geçiş dönemine yerleştirir.

Bu dönemin kadın yazarları var mıydı?

Dönemin edebiyat sahnesine erkek yazarlar hâkim olsa da, şair Anna Bunina ve nesir yazarı Nadejda Durova gibi kadın yazarlar da eser vermiştir; Durova'nın Napolyon Savaşları'nda erkek kılığında görev yapan bir kadın süvari subayı olarak yazdığı anılar, döneminde büyük ilgi görmüştür. Ancak kadın yazarların eserleri, dönemin ataerkil edebiyat kurumları tarafından büyük ölçüde marjinalize edildi ve ancak 20. yüzyılda akademik olarak yeniden keşfedildi.

Tolstoy ile Dostoyevski hiç tanıştı mı?

Hayır, ilginç biçimde iki yazar hiçbir zaman şahsen tanışıp konuşmadı; yalnızca 1877'de filozof Vladimir Solovyov'un bir konferansında aynı salonda bulundukları, ama yine de birbirleriyle karşılaşmadıkları bilinir. Dostoyevski, Tolstoy'un evine ziyarete gitmeyi birkaç kez düşünmüş ama gerçekleştirememişti; Tolstoy ise Dostoyevski'nin ölümünün ardından "Onun hakkında düşündüğüm her şeyi söyleyebilecek güce sahip olmayı isterdim, onu hiç görmedim, onunla doğrudan hiçbir ilişkim olmadı" demiştir -ironik biçimde Tolstoy, 1910'daki son yolculuğunda yanında Dostoyevski'nin "Karamazov Kardeşler"ini taşıyordu.