Şair / MutasavvıfOrta Çağ

Mevlana Celaleddin Rumi

Yaşadığı DönemMS 1207 – 1273
Doğum YeriBelh (bugünkü Afganistan)
AlanTasavvuf, Şiir
BaşyapıtıMesnevî-i Ma'nevî
Yazdığı DilFarsça
Mevlana Celaleddin Rumi

Mevlana Celaleddin RumiBanja-Frans Mulder, Wikimedia Commons (CC BY 3.0)

İçindekiler

Genel Bakış

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (1207–1273), Farsça yazan, Anadolu Selçuklu başkenti Konya'da yaşamış bir âlim, şair ve mutasavvıftır. "Mevlânâ" (efendimiz) bir unvan, "Rûmî" ise Anadolu'ya (Diyâr-ı Rûm) nispetle verilen addır. Başyapıtı "Mesnevî-i Ma'nevî", altı ciltte yaklaşık yirmi beş bin beyit tutan, hikâyeler aracılığıyla tasavvufî öğretiyi anlatan devasa bir eserdir ve yüzyıllar boyunca "Farsça yazılmış Kur'an tefsiri" nitelemesiyle anılmıştır. Mevlânâ'nın düşüncesinin merkezinde ayrılık ve kavuşma teması yer alır: Mesnevî'nin ilk beyitlerinde kamıştan kesilen neyin iniltisi, insanın asıl kaynağından ayrı düşmüşlüğünün simgesi olarak kurulur. Eserlerinde aşk, yalnızca duygusal bir hâl değil, varlığın kaynağına dönüşü sağlayan bilgi yolu olarak ele alınır.

Yaşamı ve Konya

Bugünkü Afganistan sınırları içindeki Belh yöresinde doğdu; kaynaklarda doğum yeri olarak Vahş kasabası da geçer. Babası Bahâeddin Veled, "Sultânü'l-Ulemâ" (âlimlerin sultanı) unvanıyla anılan saygın bir âlimdi. Aile, Moğol ilerleyişinin yarattığı tehdit ve dönemin siyasi koşulları nedeniyle batıya göç etti; Nişabur, Bağdat, Mekke ve Şam üzerinden Anadolu'ya geçti ve sonunda Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubad'ın daveti üzerine Konya'ya yerleşti. Mevlânâ, babasının 1231'deki ölümünden sonra onun ders halkasını devraldı; ardından babasının öğrencisi Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî'nin gözetiminde tasavvuf eğitimi gördü ve Halep ile Şam'da öğrenim gördü. Konya'ya döndüğünde, dönemin saygın bir müderrisi ve fetva verebilen bir âlimiydi. Yaşadığı dönem Anadolu için sarsıntılıydı: 1243 Kösedağ Savaşı'yla Selçuklu Devleti Moğol egemenliğine girdi ve bölge uzun bir belirsizlik dönemine sürüklendi.

Şems-i Tebrîzî

Mevlânâ'nın hayatındaki dönüm noktası, 1244'te Konya'ya gelen gezgin derviş Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmasıdır. Kaynaklar bu karşılaşmayı, kitabî bilgiye dayanan bir âlimin yaşantıya dayanan bir arayışa yönelişi olarak anlatır. İkisi aylarca süren yoğun bir sohbet ilişkisine girdi; Mevlânâ ders ve vaazlarını bırakacak kadar bu birlikteliğe yoğunlaştı. Bu durum çevresinde — öğrencileri ve şehir halkı arasında — hoşnutsuzluk yarattı. Şems bir süre Şam'a gitti, Mevlânâ'nın ısrarıyla döndü ve 1247 civarında ortadan kayboldu; ölümüne ilişkin rivayetler kesinlik taşımaz. Bu kayıp, Mevlânâ'nın şairliğinin asıl kaynağı oldu: yaklaşık kırk bin beyitlik gazel külliyatını, dostunun adına "Dîvân-ı Kebîr" ya da "Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî" adıyla yazdı. Mesnevî ise daha sonra, öğrencisi Hüsâmeddin Çelebi'nin ısrarıyla ve onun kaleme almasıyla oluştu.

Eserleri

Mevlânâ'nın külliyatı birkaç türde toplanır. "Mesnevî-i Ma'nevî", öğretici hikâyeler, Kur'an kıssaları, halk anlatıları ve fıkralar üzerinden tasavvufî meseleleri işleyen altı ciltlik manzum eserdir; anlatım tekniği olarak bir hikâyenin içinden başka hikâyelere geçmesiyle dikkat çeker. "Dîvân-ı Kebîr", çoğu Şems'e ithaf edilen gazel ve rubailerden oluşur ve coşkun bir dil taşır. "Fîhi Mâ Fîh" (İçindeki İçindedir), sohbetlerinin öğrencilerce tutulmuş düzyazı notlarıdır ve fikirlerini daha doğrudan bir dille sunar. "Mecâlis-i Seb'a" yedi vaazını, "Mektûbât" ise dönemin devlet adamlarına ve çevresine yazdığı mektupları içerir. Eserlerinin tamamı Farsçadır; içlerinde Arapça, Türkçe ve Rumca dizelere de rastlanır — bu, dönemin Konya'sındaki çok dilli ortamın izidir.

Mevlevîlik ve Semâ

Mevlânâ bir tarikat kurmadı; Mevlevîlik, ölümünden sonra oğlu Sultan Veled'in kurumsallaştırmasıyla biçimlendi. Tarikat, Osmanlı döneminde önemli bir kültürel kurum hâline geldi; mevlevîhaneler yalnızca ibadet yerleri değil, aynı zamanda müzik, hat ve edebiyat eğitiminin verildiği merkezlerdi. Osmanlı klasik müziğinin gelişiminde Mevlevî bestecilerin payı büyüktür. Semâ töreni (mukabele), belirli bir düzen içinde icra edilen ve her aşaması sembolik anlam taşıyan bir ritüeldir: dervişin sağ eli göğe, sol eli yere dönüktür — alınanın aktarılması anlamına gelir. Tarikat, 1925'te tekke ve zaviyelerin kapatılmasına ilişkin kanunla resmî varlığını yitirdi; semâ ise kültürel bir gelenek olarak sürdürüldü ve UNESCO tarafından 2008'de İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesine alındı.

Mirası ve Günümüzdeki Algısı

Mevlânâ 17 Aralık 1273'te Konya'da vefat etti; ölüm gecesi, sevgiliye kavuşma anlamında "Şeb-i Arûs" (düğün gecesi) olarak anılır ve her yıl bu tarihte anma törenleri düzenlenir. Türbesinin bulunduğu yapı bugün Mevlânâ Müzesi olarak Türkiye'nin en çok ziyaret edilen müzelerinden biridir. Eserleri Osmanlı döneminde yoğun biçimde şerh edildi; Ankaravî ve Sarı Abdullah Efendi'nin Mesnevî şerhleri bu geleneğin önemli örnekleridir. 20. yüzyılda Reynold A. Nicholson'ın Mesnevî'yi İngilizceye çevirip şerh etmesi, eseri Batı akademisine tanıttı. 1990'lardan itibaren ise Coleman Barks gibi yazarların serbest uyarlamaları Mevlânâ'yı İngilizce konuşulan dünyada çok satan bir şaire dönüştürdü. Bu popülerliğin bir maliyeti olduğu da sıkça belirtilir: söz konusu uyarlamaların çoğu Farsça aslından değil, mevcut çevirilerden yapılmış ve metnin İslamî çerçevesi ile Kur'an göndermeleri büyük ölçüde silinmiştir. Mevlânâ'yı kendi bağlamında — bir İslam âlimi ve mutasavvıf olarak — okumak, günümüz araştırmalarının üzerinde durduğu bir noktadır.

Kilit Olaylar Kronolojisi

  • Konya'da vefat etti (Şeb-i Arûs).

  • Belh yöresinde doğdu.

  • Aile batıya göç etti; Anadolu'ya geçti.

  • Konya'ya yerleşildi.

  • Babası Bahâeddin Veled vefat etti; ders halkasını devraldı.

  • Şems-i Tebrîzî ile karşılaştı.

  • Şems ortadan kayboldu; Dîvân-ı Kebîr bu dönemde oluştu.

  • Mesnevî, Hüsâmeddin Çelebi'nin teşvikiyle yazıldı.

  • Semâ töreni UNESCO listesine alındı.